Orhun Ene: “Bu İş Artık Geçmişin Yöntemleriyle Yürümüyor”

Bursa Şehirlerarası Otobüs Terminali’nde, kestane şekeri kutularıyla çevrili bir koridordan taksi durağına doğru ilerliyorum. Bir buçuk yıl boyunca geçersiz bahanelerle ertelediğim ve sonunda play-off hazırlıklarının telaşesine denk getirmeyi başardığım Orhun Ene röportajıma yaklaşık bir saat var. Dün gece iki saat uyuyabildim. Ve otobüs yolculuklarında uyuyamam. Ama Bursa’ya geldiğime değeceğini biliyorum.

Taksiciye, haritaya göre on dakika mesafede olan TOFAŞ Fabrikası’na gideceğimi söylüyorum. Mühendis olup olmadığımı soruyor. Bunun genel olarak doğru ama bugün için yanlış bir tahmin olduğunu söylüyorum. “TOFAŞ’ın basketbol takımıyla ilgili bir röportaj yapacağım,” diyorum. “Antrenmanlarını fabrikadaki salonda yapıyorlarmış.” Güneş gözlüğünün üzerinden bakıp, “Bence yanlış yere geldin abi” diyor.

Fabrikanın güvenliğinden geçiyorum, Mustafa Vehbi Koç Spor Salonu’nun tarifini alıyorum. Doğru yerdeyim. Bursa’daki taksicilerin veya İstanbul’daki gazetecilerin pek haberi olmasa da, fabrika arazisinin içinde, 2016 yazından beri basketbol takımının evi olan harika bir tesis var.

Tahincioğlu Basketbol Süper Ligi'nde dört gün sonra başlayacak play-off ve TOFAŞ’ı çeyrek finalde bekleyen Eskişehir Basket serisi için hazırlıklar devam ediyor. Röportajı sabah idmanından sonra yapacağız. İdari ofislerin bulunduğu ikinci kata çıkıyorum, yanından geçtiğim odalardan birinde Ene’yi, sakatlıktan döndüğü sezonda 13 maçta 7.3 dakika ortalama süre alan 21 yaşındaki Berkan Durmaz’la konuşurken görüyorum.

Koç’u beklemek için genel menajer Tolga Öngören’in ofisine yöneliyorum. Ziyareti geciktirmenin mahcubiyetini örtmek için yanımda getirdiğim hediyelerden birini (Socrates Magazin’in son sayısını) ona uzatıyorum, derginin sayfalarını karıştırırken başantrenör olarak Tübingen ve Ludwigsburg’da geçirdiği yıllardan yadigâr Almancasını diriltmeye çalışır gibi bir hali var. Geçen ay aşil tendonundan ameliyat olan Ene, rotasyonda Berkan’a göre daha büyük bir yer kaplayan Yiğit Arslan’la yaptığı küçük toplantıdan çıkıyor ve hafifçe aksayarak yanımıza doğru geliyor. TOFAŞ’ın on gün sonra oynayacağı yarı final serisi ilk maçında Anadolu Efes’i 91-63 mağlup edeceğini ve ikinci çeyrekte rakibin fişini çeken seriye ilham veren iki oyuncunun Berkan ve Yiğit olacağını o gün o odadaki hiç kimsenin tahmin edebildiğini sanmıyorum.

Koç içeri girip selam veriyor, “Röportajı tedavi sırasında yapabilir miyiz?” diye soruyor. “Hem vakit kaybetmemiş oluruz, istediğin kadar konuşuruz.”

Masadaki dergiyi eline alıyor, 2016-17 sezonundaki olağanüstü performansları sonrasında bu yıl ratiopharm Ulm ile play-off dışında kalan meslektaşı Thorsten Leibenath’ın fotoğrafını görüp gülüyor: “Hoca seneye de devam ediyor mu?”

Uykusuz kaldığıma değecek.

Metin yazarlığını yaptığım “Adanmak” kitabında sizinle ilgili şöyle bir anekdota yer vermiştik: 2003 yazında –İTÜ’yle aktif kariyerinizi noktaladığınızı henüz açıklamışken– Yalçın Granit size Galatasaray başantrenörlüğünü teklif ediyor. O yıl Galatasaray’da ilk kez özerk olarak yönetilen basketbol şubesi, projenin ilk sezonunda yarı finale çıkmış. Ancak Fransa’ya giden Erman Kunter’den boşalan bu görevi devralmak için hazır hissetmediğinizi, biraz daha aşağıdan başlamayı tercih edeceğinizi söylüyorsunuz Granit’e. Yolun devamında verdiğiniz tüm kararları anlamamıza yardımcı olan bir anekdot bence bu. Birinci lig seviyesinde ilk takımınızı devralmak için dört yıl beklemeniz, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Banvit, Darüşşafaka ve son olarak da TOFAŞ gibi size orta ve uzun vadeli planlar sunan kulüpleri tercih etmeniz...

Orta ve uzun vadeli planları olan organizasyonlarda çalışmayı seviyorum. Açıkçası, bunun daha doğru bir yol olduğunu düşünüyorum. Ben Eczacıbaşı’ndan yetişmiş bir oyuncu olarak, güçlü bir altyapısı olan ve orta/uzun vadedeki hedeflerini gerçekleştirmek adına sorumluluklarını yerine getiren kulüplerin nasıl başarılar kazanabildiğini bizzat tecrübe ettim. Türkiye olarak spordaki başarılarımızın artmasının da, ancak ve ancak, bu tür örneklerin çoğalmasıyla mümkün olacağına inanıyorum. Fakat “iyi spor ülkeleri” olarak adlandırabileceğimiz ülkelerin aksine, Türkiye’de insanların çoğunlukla kısa vadeli başarı hedefleriyle baskı altına alındığını görüyoruz. Bu koşullarda da, sabredilmesi halinde çok daha yukarılara taşınabilecek bazı projelerin yarım kaldığına şahitlik ediyoruz. Genç oyuncusundan A milli takım düzeyindeki elit oyuncuya kadar, herkes bu spor ortamından zarar görüyor.

TOFAŞ, bu anlamda benim doğrularıma daha yakın yapıda olan bir kulüp. Bu yapıyı çok önceden kurmuş, olumlu ve olumsuz tüm senaryoları defaatle tecrübe etmiş ve buradan çıkardığı dersleri biriktirmiş olan bir kulübe gelmek benim için büyük bir avantajdı. TOFAŞ’la anlaştığım günden beri de bunun heyecanını yaşıyorum.

Başantrenörlük kariyeriniz boyunca sizin sezon öncesinde spesifik hedefler koyduğunuza, bunları bir slogan gibi kullandığınıza hiç rastlamadım. Başarı ölçütlerinizin teamülün dışında seyrettiğini de biliyorum. Yine de TOFAŞ’ta ilk olarak dominant bir sezon sonunda TBL’den BSL’ye terfi aldığınızı, lige geri dönüş sezonunuzda kendinizi play-off basamaklarından birine attığınızı ve EuroCup oynamaya hak kazandığınızı, 16 yıl aradan sonra Türkiye Kupası finaline çıktığınızı ve otoritelerin çoğunluğunun ilk turda saha avantajı anlamına gelecek bir dereceyi sizin için büyük bir adım addettiği bir sezonda ikinci sıraya tutunduğunuzu burada belirtmek isterim. Tartışmaya mahal vermeyecek şekilde “başarılı” olmak nasıl bir his?

Başlangıçta net hedefler koyulmasa bile, kulübünüzün süreç içinde bir noktaya gelmesini arzu ediyorsunuz elbette. Hem çalıştığınız kurumda sizi tercih etmiş olan insanlara hem de kendinize karşı bu tür bir sorumluluk duygusu taşıyorsunuz. Sonunda o somut başarı geldiğinde, bu size farklı bir motivasyon sağlıyor. Dolayısıyla TBL’den başlayan yolculuğumuzda gelmiş olduğumuz noktanın önemli olduğunu düşünüyorum. Kulüp adına, oyuncular adına, teknik ekip adına...

Burada idari ve teknik anlamda çok önemli bir emek söz konusu. Her ne kadar çok büyük bütçelerle çalışmasak da, bilgimizi, tecrübemizi ve kimliğimizi harmanlayarak farklılaştığımız bir sürecin sonuçlarını aldığımızı görmek beni mutlu ediyor. Ama bunun merkezinde ben yokum. En başta bu kulübün böyle bir hamle yapmaya hazır olması önemliydi. Sonrasında insan gücü olarak, altyapı olarak bu potansiyeli taşıyan bir kulüp yapısına ihtiyaç vardı. TOFAŞ, üç senelik başantrenörlük dönemim boyunca bu kaynakların hepsini ortaya koydu.

TOFAŞ’ta basketbola yapılacak yatırımı yönlendiren insanların bakış açısını ve kurumun spora yaklaşımını çok değerli buluyorum. Burada basketbol bütçesi hazırlanırken, profesyonel takım ile altyapı harcamaları arasında bir denge gözetiliyor. Milli takımlarda, NBA ya da Euroleague gibi üst düzey rekabet alanlarında var olabilecek Türk oyuncular yetiştirmek adına süregelen ciddi bir gayret söz konusu. Bizim ülkemizde bunu yapabilmek öyle çok kolay bir şey değil. Birçok kulübün bu tür çabaları başlattığına, ancak bir noktada vazgeçtiğine hep birlikte tanık olduk.

daha fazlası tbl.org.tr

30.05.2018